Bir insanın kaç tane yüzü var? Bir zaman dilimi içinde etrafındakilerle iletişim halindeyken kaç tane maske takmak zorunda? Her an, her yerde tek bir kişi olarak, tek bir yüzle devam edebiliyor mu hayata yoksa o güzelim yüzler illaki şekilden şekle girmek durumda kalıyor mu? Çocuğuna şefkatle yaklaşan, sabah onu okula yolcu eden Özlem’le birkaç saat sonra bir toplantı masasında sözleşme imzalayan Özlem’in yüzü, sesi, bakışlarındaki ifade aynı mı? Ve hatta aynı odanın içerisinde patronla konuşan biri, odaya çay servisi yapan diğer kişinin hal ve edası aynı mı? Ne yazık ki, bütün bu sorunların cevabı; “HAYIR!”

Bize öğretilen belli davranış kalıpları içinde gün boyu yüzümüze bir o maskeyi, bir bu maskeyi takıp duruyoruz. Sağımızdan solumuza dönerken bu maskeleri ne kadar hızlı değiştirirsek de o kadar başarılı olarak değerlendiriliyoruz.

Bir kadın; bir anne, bir öğretmen, bir idareci, bir eş, bir dost, bir teyze, bir temizlikçi, bir vatandaş, vs. vs. vs… Bunların her birini içinde taşıyan kadın, roller arasında gidip gelirken, zaman zaman bu yığının içinde sıkışıp kalıyor, nefes alamaz hale geliyor. Kim olduğunu, ne olduğunu; nereden geldiğini, nereye gittiği; ne istediğini, neyi istemediğini tamamen unutuyor, karıştırıyor. Ya erkekler; onlarda durum farklı mı? Hayır, değil. Onlarda aynı. Toplumun ve diğerlerinin onlar için de yazdığı roller belli.

Zaman zaman hayatın bizim için yazdığı rollerin bazıları bize ağır geliyor; bazıları artık taşımak istemediğimiz duygularımızın içimizden çıkıp gitmesine izin vermemek için direnip duruyor. Değişim ve dönüşüme karşı çıkıyor. Her ne kadar zorlansa da, bildiği zor alan bilmediği kolay olandan daha konforlu geliyor. Alışkanlıkları değiştirmemek için ayak direyip duruyor… Bütün bunların kimilerini farkındayız, kimilerini değiliz….

Roller arasında sıkışıp kalan düşünceler, olmadık yerlerde birbirlerinin yerine geçemeye çalışıyor. Sahnedeki diğer arkadaşından rol çalmaya çalışan, acemice hareket eden oyuncular gibi, her bir düşünce bir birinin önüne geçmeye çalışıyor. Oysaki sahne ışığı onların üzerinde değil…

O dağınık, birbirini takip eden düşünceler, hayaller, iç sesler de oldukça kendimize sahip olmak o kadar zorlaşıyor. Onlar bizi değil, biz onları yönettiğimizde, kafalarına estikleri zaman karşımıza çıkamayacaklar. Korkmayın; bu düşüncelerden birini rafa kaldırdığınızda onlar bir yere kaybolmaz. Siz farkında değilsiniz belki ama siz onları raflarından çıkarıp atmadıkça, onlar hep orada ve hatta pusuda… Sadece biraz terbiye edilmeye ihtiyaçları var. Terbiye edilsinler ki, tamamen gitmeleri gerektiğinde de sağlıkla ve huzurla gitsinler sizden.

“An’ı yaşamak” denilen ve bence içi biraz boşaltılmış olan bir söz var ya hani; sanırım aslında onun bu noktada devreye girmesi gerekiyor. Bazı insanlar aynı anda birçok işi bir arada yapabildikleri için kendileri ile övünürler ama yaptıkları işin kalitesi üzerine pek de kafa yormazlar… Ben aynı anda iki şeyi birlikte yapabilen insanlardan değilim. Yapmaya çalıştığımda sakarlıklar peşimi bırakmıyor ya da yaptığım işler yarın yamalak, ne olduğu belirsiz şeyler halini alıyor. Ne yazı yazı oluyor, ne yemek yemek, ne de sohbet sohbet…. O zaman şunu hatırlatıyorum kendime; “Her rolü aynı anda oynamak zorunda değilsin! Oğlun için, kendin için, sevdiklerin için, işin için, hayat için bütün rollerini düzenle ve zihnini sakinleştir; dolaplarından önce zihnini sadeleştir.”

Hiçbir rol aslımız olan, özümüz olan bizden önemli değil. Hiçbir rolün getireceği ödül “KENDİN OLMAK”tan daha değerli değil. Sen gerçekten kendin olduğun sürece GÜÇ SENDE ! Sen gerçekten KENDİN OLDUĞUNDA o zaman inan bana birbirinin önünü kesmeye çalışan yüzlerce karakter ve maske de olmayacak. Bir tane sen olacak, o da KENDİN….

Hayatı sadeleştirmek, maskelerden kurtulmak istiyorsan; KENDİN OL!