Hep kötüye tutunmak fenadır diye öğrendin değil mi? Oysa iyiye tutunup kalmak da bir o kadar da ellerini kanatır insanın.

Senden ricam lütfen, bugüne kadar seni en mutlu eden şeyleri ve en mutsuz olduğun anları düşün. Her birini, tek tek aklından geçir…

Mutlu olmak için hep bir şeyleri bekleyip duruyorsun sen de değil mi? Sınavını geçince mutlu olacaksın, terfi edince mutlu olacaksın, emekli olunca mutlu olacaksın, sevdiğinle evlenince mutlu olacaksın, o beğendiğin arabayı alınca mutlu olacaksın, iş bulunca mutlu olacaksın… Hayal ettiğin bir şeye kavuştuğun, hedefine ulaştığın, sınavdan istediğin notu aldığın ya da bir şekilde kendini çok mutlu hissettiğin bir an olmuştur elbet. Peki, ne kadar sürdü o mutluluk? Ömür boyu… ? Evet mi? Peki, aynı şiddette, aynı yoğunlukta mı devam etti? Sanmam… Mutluluk dediğin şey kalıcı bir hal değil, aynı hayat gibi. İnişler var, çıkışlar var, alışkanlıklar var,… İnsan bir şeye alıştığında ondan aldığı haz duygusu ve mutluluk giderek azalıyor. Karnın çok açken en sevdiğin yemeği yediğini düşün; nasıl iştahla yersin değil mi? Sonra belki bir tabak daha, sonra bir tane daha, ve sonra… Yemeğe devam ettikçe öyle bir noktaya gelirsin ki, bir daha o yemeği değil yemek kokusunu bile duymak istemezsin. Benim başıma geldi. Zeytinyağlı yaprak sarmaya ba-yı-lı-rım; hele bir de iyi pişmiş ve ekşili bir tadı olursa. Bir seferinde, abartmıyorum, bir oturuşta bir tencerece yedim. Öyle küçük filan da değildi üstelik tencere. Hayli kıfayetliydi… Ondan sonra sanırım iki sene kadar zeytinyağlı yaprak sarmanın yanından bile geçmedim. Bizler yaşayacağımız mutluluğa dair tahminlerimizi biraz abartıyoruz sanki. Ve bazen tutunup kalıyoruz o her neyse. Bir kere bizi mutlu edeceğini düşündük ya, ondan sonraki süreçte gelen düşüşleri görmezden geliyoruz. Kendimizi mutlu zannettiğimiz alışkanlıklarımıza öyle bir bağlanıyoruz ki, koca koca halatlarla ellerimiz kan içinde kalana kadar fark etmiyoruz.

Bilinçaltını temizleme ve bakış açısını değiştirerek hayatı daha kolay hale getirme amacı ile çalıştığımız bir çalışma var; o çalışmanın ana sorularından biri; “Bundan daha iyi nasıl olur?” Eğitimlerde bana soruyorlar: “Bu soruyu sadece başımıza kötü bir şey geldiğinde mi soracağız?” Cevap çok net: “Hayır! Her koşulda sorun lütfen!” Yoga eğitmeni arkadaşım Sebla (bu arada kendisi tanıdığım en iyi yoga eğitmenlerinden biridir) dedi ki; “Özlem, sürekli ‘Bundan daha iyi nasıl olur?’ diye soruluyor ya, bu bana biraz tuhaf geliyor. İnsan elindekiyle yetinmeyi de bilmeli…” Sebla’ya bir yere kadar katılıyorum; insan elindekine ve sahip olduklarına her daim şükretmeli. Her birinin değerini, kıymetini bilmeli ama… Elindekine tutunup kalıp, kendisini yeniye kapatmamalı. Sadece alışkanlığın getirdiği sözüm ona konfor alanının sözüm ona güvenli alanında kalmak adına kendini sınırlandırmamalı.

Biliyorum, hemen hemen hepimiz elimizdekinden daha fazlasını istersek aç gözlü olmakla etiketleniriz diye bu fikirden uzak duruyoruz ama burada ifade etmeye çalıştığım simsiyah bir duygu, kıskançlık ve haset içinde yaşayan kemirgen hislerle istenilen bir şey değil. Kaldı ki, eğer içinde bir yerlerde ‘açgözlülük’ olduğunu fark edersen, bu duyguyu da yok varsayma lütfen; onu da fark et ve sende var olduğunu al kabul et. Sen inkar ettiğinde o yok olmayacak, ancak dönüştürürsen sana faydalı hale gelecek. Neyse. Bu başka bir yazı konusu…

Gelelim sadede. İnsan kötüyü değiştirmek için çaba sarf ettiği kadar iyiyi geliştirmek için de çaba sarf etmeli. “Bundan daha iyi nasıl olur?” demek biz kötü insan yapmaz, aç gözlü ve doyumsuz yapmaz. Bu arada hayatta zaten her şey geçici, öyle değil mi? Öyleyse, kendimizi sınırların içine hapsetmeye ne gerek var, söyler misin?

Şimdi lütfen elindeki listeye bak. Bugüne kadar seni en mutlu eden şeyleri ve en mutsuz olduğun anların her birinin geçiciliğini fark et. Ve sor; “Bundan daha iyi nasıl olur?”