Yediğin yemeğin tadına vardığını düşün; o makarnanın tarladaki buğday halinden tabağına gelen sürece kadar her anını hisset… Nasıl, keyifli bir yolculuk değil mi?

Bugün biraz yavaşlar mısın? Yemeğini her zamankinden daha yavaş ye, duşunu daha yavaş al, kıyafetlerini daha yavaş giy, daha yavaş yürü, daha yavaş konuş, daha yavaş yaz, merdivenleri daha yavaş çık… Her ne yapıyorsan, yaptığın şeyi acele etmeden, yavaşça, farkına vararak yap.

Hızlı yaşamak seni de yoruyor değil mi? Hele de şehirde yaşıyorsan; günün başlaması ve bitmesi bir oluyor ve sen planladığın işlerin yarısını bile bitiremediğin gibi, kendin de nefes alacak zamanı bulamıyorsun. Bir yerden çıkıp, şehrin başka bir yerindeki diğer etkinliğe giderken eve gidip üzerini değiştirecek vaktin olmadığından hep bir yedek kıyafetle dolaşıyorsun belki de. Benim küçükken büyük aşkla izlediğim “Değiş Toton” çizgi filminin karakterleri gibi saniyeler içerisinde bir kılıktan başka bir kılığa geçmek zorunda mı hissediyorsun kendini?

Şehrin karmaşasından bıkıp usanmış insan kalabalığı içinde küçük bir kasabaya yerleşmeyi düşünmeyeni dövüyorlar neredeyse, tanıdığım birçok kişi en yakın zamanda kapağı sahil kenarında ya da dağ başında bir yerlere atma derdinde. Peki taşındın, gittin o güzelim sakin kasabaya; bitti mi, tamam mı, çözüldü mü bütün dertler, sakinleşebildin mi? Bu sorunun cevabı benim için koca bir soru işareti. Hayallerini süsleyen o sevimli, sakin kasabalara gidip oradaki hayatlarını da koştur koştur yaşayan o kadar çok insan tanıdım ki; “Maharet kasabada değilmiş demek” diye geçirdim içimden. Yine de bu konuda bir genelleme yapmayı seçmiyorum tabii… Ve hatta o kasaba koşucularını da yargılamıyorum. “Onların bakış açısı da bu “ diyorum ve geçiyorum.

Peki, sence nedir? Sakinleşmek için tek çare küçük bir kasabaya yerleşmek midir? Ya hiç böyle bir imkânın olmazsa, o zaman ne olacak? Her daim kurmalı bebek gibi mi yaşayacaksın hayatı? Hayatının sonuna kadar deli tavuk gibi oradan oraya koşturacak mısın? Yazık değil mi sana? Ruhuna, bedenine, zihnine, beyin hücrelerine… Nefes almadan yemek yerine yavaş yesen, etrafındaki tüm sesleri fark ederek yürüsen, sokakta duvar dibine bırakılmış mamayı kemiren kedinin ağız şapırtılarının sesini duysan, yazarın ne dediğini anlamadan kitabı bir çırpıda bitirmek yerine satır aralarındaki detayları hissetsen, yorumlasan… Belki hayatında her şey daha güzel olur, ne dersin? Bir denesen ne çıkar? Benim için değil üstelik; kendin için.

Yediğin yemeğin tadına vardığını düşün; o makarnanın tarladaki buğday halinden tabağına gelen sürece kadar her anını hisset… Nasıl, keyifli bir yolculuk değil mi?

Ben derim ki: “Hız tutkunu dünyanın alışkanlıklarını bırak; yavaşlamadan yolunun üzerindekileri gerçekten fark edemez, hissedemezsin.”